Kayıp Gülücük

Buralardan çok da uzakta olmayan bir yerde bir köy varmış. Bu köyde yaşayanlar çok çalışkan insanlarmış. Öyle ki işsizlik diye bir şey yokmuş bu köyde. Bir kısım genç, yakın kasabalara gider, ne iş bulurlarsa yaparlarmış, seyyar satıcılık, nakliyat, hiç iş ayırmazlarmış. Kimisi civar kentte lise okurmuş, geri gelir küçük işler kurar, akrabasını, eşini dostunu çalıştırırmış. Yaşlılar boş boş oturacaklarına illa domates, mısır bir şeyler eker, toprakla uğraşmayı ölene kadar bırakmazlarmış. Köyün kadınları bile evde oturmaz ya kurutulacak bir bataklık bulur ya da köyün deresinde ne bulurlarsa yıkarlarmış. Anlayacağınız, köyde ne suç varmış, ne huzuru bozan. Herkes büyük bir uyum ve düzen içinde yaşayıp dururmuş. Ta ki o yaz günü kimsesiz küçük bir kız çocuğu köyün girişinde belirene kadar.

Çok sıcak bir günmüş. Hani tam gölgeye çekilip hava biraz serinleyene kadar pineklenecek türden. Ancak köylüler hiç oralı olmadan çalışmaya devam ediyorlarmış. Köy meydanında herkesin bir meşguliyeti varmış; köyün bakkalı çırağıyla oturmuş o ayın bütçesini çıkarıyormuş. Berber müşterisinin saçını kesiyor, terzi masasını dışarı koymuş, birikmiş işlerini güneşin yakıcı aydınlığı altında yapıyormuş. Köyün muhtarı gençlerle bir köşeye çekilmiş, köyün kütüphanesini genişletmek için kitap seçiyormuş.

İşte küçük kız köyün girişinde belirdiğinde köyde böyle sırdan bir gün yaşanıyormuş. Onu ilk, terini silmek için başını işinden kaldıran terzi fark etmiş.  Öyle ufacık ve yardıma muhtaç gözüküyormuş ki küçük kız, şaşkın terzi hiç vakit kaybetmeden soluğu onun yanında almış. Terzinin koştuğunu gören diğer köylüler de birer birer birer işlerini bırakarak, köyün girişine toplaşmış. Önce terzi sormuş, çocuğum, kimin kimsen yok mu diye. Küçük kız yok anlamında başını sallamış. Küçük suratını çevreleyen lüleleri de başıyla birlikte sallanmış. O kadar tatlıymış ki, köylüler onu kimin niye böyle ortada bırakabileceğini düşünemiyorlarmış. Kahverengi gözlerinde öyle şefkatli bir ifade varmış ki, sanki çocuk değil de çocuğuna bakan bir ana gibiymiş.

Köylüler hemen içlerine almışlar küçük kızı. Kısa süre önce çocuğunu kaybetmiş köy öğretmeninin evine yerleştirmişler. Terzi hemen model model rengarenk elbiseler dikmeye girişmiş. Berber, kızın saçını kesip düzleştirmeye çalışmış, ama nafile; kızın saçı ne yapsa şekil almıyormuş. Yine de her gün berbere getiriyormuş öğretmen, özel bit taraklarıyla tarasın açsın kızın saçlarını diye. Köyün teyzeleri köye özel tatlılar, yemekler yapıyor, küçük kıza beğendirmeye çalışıyorlarmış.

Günler böylece geçerken köylüler fark etmiş ki küçük kız hiç gülmüyormuş. Belki gülümsüyormuş ve hatta gözleri parladığı oluyormuş. Ama onun ne şöyle dişlerini göstere göstere güldüğünü gören ne de içten bir kahkaha savurduğunu duyan varmış. Bir gün muhtar demiş ki, bu nasıl çocuk, çocuk dediğin güler. Niye gülmüyor bu çocuk? O günden sonra köylüler çocuğu güldürmeyi kendilerine iş edinmişler. Küçük kız da aynı diğer çocuklar gibi mutlu ve neşeli olmalıymış. Böylece çocuğun önünde fıkralar anlatmaya, taklitle yapmaya, çocuğu gıdıklamaya başlamışlar. Ama nafile. Çocuk onların bu çabalarına kibar bir gülümseyişle karşılık veriyor ama asla gülmüyormuş.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış, ve eylül ayının gelişiyle küçük kızı köyün okuluna götürmüş öğretmen. Okulda küçük kızın yaşıtlarıyla oynayıp, gülüp eğleneceğini umut ediyorlarmış köylüler ama küçük kız yine her zamanki gibiymiş; sevimli, şefkatli ama sessiz. Küçük kız aynıymış, aynı olmasına  ama köy artık aynı köy değilmiş. Değişiyormuş köylüler, mesela yaşlılarda küçük kızı güldürme çabalarıyla başlayan çocuk merakı, torunlarıyla daha çok vakit geçirmek istemelerine sebep olmuş. Hal böyle olunca işlerini aksatmaya başlamışlar. Öğretmen artık teneffüslerde kitap okumak yerine öğrencilere kendi çocukluğundan oyunlar öğretiyormuş. Kadınlar çocuklarını daha çok öpüp koklar olmuş.

Değişimler bunlarla da sınırlı kalmamış. Bakmışlar çocuklara vakit ayırmak için biraz az çalışsalar bile köy yerinde duruyor, yine karınları doyuyor; eskiden yaptıkları gibi köycek eğlenceler düzenlemeye, civar ormanlara pikniğe gitmeye, hiç olmadı gün içi molaları uzatıp birbirleriyle daha çok vakit geçirmeye başlamışlar. Ve fark etmişler ki, herkesin aslında bir derdi varmış. Köydekiler hiç de sandıkları gibi dertsiz tasasız yaşayıp gitmezmiş. Ama nereden bileceklermiş? Birbirlerini dinleyecek vakitleri mi varmış önceden? Birbirlerinin dert ortağı oldukça,  o dertlerin azaldığını da görmüşler. Birinin bir şeye ihtiyacı mı var, bir araya gelip hemen bir çözüm buluyorlarmış, birinin canı mı sıkın hemen onu neşelendiriyorlarmış. Artık köydekiler birbirlerini anlıyor, dinliyor, seviyorlarmış. Eskiden köy için çalışırken, şimdi birbirleri için çalışıyorlarmış.

Küçük kızsa hala gülmese de, kimin sıkıntısı olsa koşuyor, bir şekilde sımsıcak bakışlarıyla sanki onun kalbini ısıtıyormuş. Köylüler artık onu öyle benimsemiş ki köyün çocuklarından biri gibi görür olmuşlar. Daha bir yıl önce köyün girişinde nasıl belirdiğini, hiç gülmediğini falan unutmuşlar. Ama hayatta hiçbir şey sebepsiz yere olmazmış.  Köylülerin daha öğrenecekleri bitmemiş hayattan.

Köyde güzel değişim rüzgârları ese dursun, köylülere garip bir haller gelmiş. Sanki bir şeylerini kaybetmiş gibi sürekli onu bunu arar olmuşlar. Biri kayınvalidesinin hediye ettiği bileziği ararken diğeri en sevdiği eteğini, öbürü baltasını arıyormuş. Bulmaları fazla uzun sürmüyormuş; gelgelelim bu sefer de başka bir şey aramaya başlıyorlarmış. Sürekli bir eksiklik hissine esir düşmüş köylüler. Hadi birine ikisine olsa neyse ama herkese olmuş bu haller.

Sonra bir gün, yine küçük kızın saçlarını tararken berberi almış bir gülme, ama ne gülme. Kriz geçirircesine, kahkaha üstüne kahkaha atıyormuş, sanki yıllardır içinde biriktirdiği tüm kahkahaları aynı anda salıverir gibi. Görenlere soranlara anlatmaya çalışıyormuş, gülmekten soluklanmaya vakit buldukça. ‘İşte… kesiyordum, sonra… sonra lülenin birini çektim,… hooop… geri geldi…cok komik….aynı yay gibi’ İlk önce köylüler bunun nesinin komik olduğunu anlamamışlar, delirdi mi acaba diye endişeyle bakmışlar berbere. Sonra bulaşıcı bir hastalık gibi berberin yanındaki de başlamış gülmeye. Gülme de laf mı, yerlerde yuvarlanıyormuş adamcağız. Ardından öteki, ardından beriki derken, tüm berberdekiler ve hatta tüm köydekiler gülme krizine girmiş. Biraz soluklanıyor sonra yine gülüyorlarmış. Öğretmen bu soluklanma sırasında küçük kıza dönüp, ‘İnanır mısın yıllar oldu, böyle içten gülmeyeli, ancak çocuklar böyle güler sanırdım, demiş.’

Günlerdir arayıp bulamadıkları şey içten kahkahalarmış meğer; yıllardır eksik olan, ama farkına ancak vardıkları. Küçük kızın gözlerı ışıl ışılmış, sanki tüm bu insanların yıllarca içlerinde tuttukları kahkahaları emercesine aç bir ifadeyle bakıyormuş bu gözler. Bu delicesine gülen insanlar arasında gülmeyen bir kendisi varmış ve yine de küçük kız sanki bu sahneyi daha önce pek çok kereler yaşamış gibi onları bir süre mutlulukla seyretmiş. Sonra da arkasını dönüp ona ihtiyaç duyan başka köylere doğru yola koyulmuş.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s