Zorbanın Ölümü

Çok da uzaklarda olmayan bir köyde köylüler bir zorbanın boyunduruğu altında yaşarlarmış. Bu zorba köylülerden haraç toplar, olmayacak isteklerde bulunur istekleri yerine gelmeyince de şiddet uygulamaktan çekinmezmiş. Zorba köyün en güzel ve en korunaklı yerinde, denizi gören yamaçtaki kalede yaşarmış. Bu kale zorbadan önce köyün kurucusu olan aileye aitmiş. Bu aile zamanında hem çok yardım sever hem de modern bir aileymiş. Sık sık köyde yaşayanları evlerine davet eder, danslı müzikli eğlenceler düzenlerlermiş. Bu sayede hem köy halkıyla vakit geçirir onların dertlerinden haberdar olurlarmış hem de onlara gezdikleri ülkelerden aldıkları son moda kıyafetleri, değişik baharatları, duyulmamış müzik enstrümanlarını gösterir köylülerin de bunlarla tanışmalarına vesile olurlarmış.

Köydeki bu huzur ortamı bir gün köye bir yabancının adım atmasıyla değişecekmiş. Yabancı adam önce çok nazik ve arkadaşça davranmış herkese. Ne zaman ki kalede yaşayan ailenin zenginliğinden haber almış hiç vakit kaybetmeden onlara kendini tanıtmaya gitmiş. Aile bu yabancı adama başta bir şüpheyle yaklaştıysa da uzak diyarlarla ilgili bilgisinden ve varlıklı bir aileden aldığı belli olan görgüsünden etkilenip dostluğunu kabul etmişler, sık sık görüşür olmuşlar. Gel zaman git zaman yabancı adam ailenin iyice içine girmiş, öyle ki ailenin Avrupalarda okuttukları güzeller güzeli biricik kızını istediğinde derhal dillere destan bir düğün hazır edilmiş, tüm köylüler kırk gün kırk gece bu düğünü kutlamışlar.

Düğünün bitimiyle aile, damatlarının gerçek yüzüyle tanışmış. Yabancı adam ilk iş olarak kayınpederi ve kayınvalidesinin elindeki tüm varlıklarını yaşlandıklarını bahane ederek kendi üstüne geçirmiş. Ayrıca eskiden onca iyi davrandığı eşi ve ailesine artık hep bağırıyor, hor görüyor ve hatta itip kakıyormuş. Bir süre sonra üçünü de uzak bir ülkedeki bir kasabaya yollamış. Güya oranın kuru havası kızın babasının öksürüğüne iyi gelecekmiş. Eh, adamcağızı tek başına yollamak olmaz, eli mahkum, karısı da gidecek. İki yaşlı da yalnız kalmaz, kızları da başlarında durmalı. Böylece bir süre sonra damat koca kalede tek başına kalmış ve kalmasıyla köyde pek çok şey değişmiş. Çünkü zalim damat tüm köylülerden haraç toplamaya başlamış. Bunu da güya aileye para göndermek için yapıyormuş. Ancak o kadar çok para topluyormuş ki bir süre sonra köydeki bazı delikanlılara haraçları onun yerine toplamaları için para verir olmuş. Elbette delikanlılara itiraz edenlerin sonu pekiyi olmuyormuş. Delikanlılar köyün en yaşlılarını bile parayı alıncaya kadar pataklıyorlar, eğer işe yaramazsa da zalim damada götürüyorlarmış. Geri dönenlerin hali hal olmuyormuş elbet.

Durum bu olunca köylüler başta hürmetlerinden sonra ise korkularından ses çıkarmadan varlarını yoklarını damada vermeye başlamışlar. Zaman içinde köylüler damadı kendi aralarında zorba diye anar olmuşlar. Bir süre sonra zorbanın boşandığı haberleri yayılınca, köylüler boşuna beklemişler ailenin geri dönmesini. Bellik ki zorbanın kalışı daimiymiş başlarında. Yıllar yılı bu düzen böyle devam etmiş. Zorba tek başına koca kalede sefada, köylülerse giderek daha fazla sefalet içinde.

Arada zorbanın yanında yabancı kadınlar görülüyormuş ama hiçbiri kalıcı olmamış, ta ki bir gün zorba köylülerin içlerini burkan bir açıklama yapana kadar. Yanlış anlaşılmasın, köylülerin üzüldükleri kişi elbet zorba değilmiş, onun evlenmeye niyetlendiği köyün en saf kızıymış. Bu kızcağızın anası abası o daha çok küçükken öldüğünden tüm köy ona bir nevi analık babalık etmiş. Kızı herkes tanır, herkes çok severmiş. Bu yüzden üzülmüşler ya. O kadar saf tertemiz yüreği olan bir kızcağızmış ki. Bir de öyle güzel şarkı söylermiş ki, o başladığında bülbüller şakımayı bırakır onu dinlemeye koyulurlarmış. Sırf bülbüller mi, köydeki tüm kediler ve köpekler bu saf kızın dostuymuş. O şarkı söylerken tüm hayvanlar toplaşır onun o rahatlatıcı nağmelerine kendilerini bırakırlarmış. Köyün kahvesinde oturan dedeler uzaklara dalar kim bilir ne güzel bir anılarının içinde bulurlarmış kendilerini. Çocuklar oyunu bırakır, kıza hayran hayran bakar, genç kızlar niye bu ses bende yok diye hayıflanırlarmış. Öyle güzelmiş işte kızın sesi de kalbi de.

Bir gün zorbanın köye ineceği tutmuş, işte o gün duymuş bu kızcağızın şakımasını. Hemen kızın bulunmasını buyurmuş adamlarına. Kızın kendini, o saf bakışlarını, içten gülüşünü görünce karar vermiş, bu kız evleneceği kadınmış. Böylece dillere destan bir başka düğün için hazırlıklar başlamış köyde. Köylüler yıllardan beri ilk defa bir ziyafete davetlilermiş. Tabi kıza soran olmamış, sen ne istiyorsun diye. Ancak kızcağız belli ki farkında değilmiş zorbanın kötülüklerinin. O hayatın ona verdikleriyle mutlu olmaya alışkınmış. Böylece zavallı gelinimiz de düğün hazırlıklarının heyecanına kaptırmış kendini.  Kutlamalar sırasında giyeceği kıyafetlerin kumaş seçimiydi, dikimiydi, yemekler için baharatların, meyvelerin getirtilmesiydi, etrafın süslenmesiydi derken bol bol şarkılar söylüyor, onu hayran hayran seyreden müstakbel eşine gizli gülücükler atıyor, etrafınaysa ışıltılı bakışlar, çocukça kahkahalar dağıtıyormuş.

Düğün tıpkı ilki gibi kırk gün kırk gece sürmüş, köylüler yılların acısını çıkarırcasına bol bol eğlenmiş, uzun zamandan beri ilk defa dert tasa düşünmemişler. Ancak düğün sonrası yine korkulan olmuş, zorba eski zalim haline dönmüş, yine haraçlar toplanır vermeyenler ölesiye dövülür olmuş. Bu arada kalede yaşayan taze gelinimiz her şeyden habersiz, kocası her istediğinde ona güzel şarkılar söylüyor, kocası rahat etsin, mutlu olsun diye mis gibi kokan yemekler pişiriyor, yılların biriktirdiği pisliği kaleden sabırla süpürüyormuş. Böylece bir süre sonra kaleyi sıcak bir yuva haline getirmiş, artık zorba en azından evde ‘zorba’ değil, mutlu bir adammış.

Ancak mutlulukları zavallı kızın bir gün köye inip kocasını yaşlı bir köylüye vururken görmesiyle sona ermiş. Kızcağız için kocasını böyle görmek öylesine beklenmedik öylesine akla hayale gelmeyecek derecede iğrençmiş ki kocasını görmeye bile dayanamayacağını sanmış. Akşam olup da zorba eve geldiğinde zavallı kız önce sesini çıkartmamış, harıl harıl yanan şöminenin önündeki masaya her zamanki gibi kocasının en sevdiği yemekleri koymuş, sonra da baş ağrısını bahane ederek kocasından odasına gitmek için izin istemiş. Ama kocası gitmeden bir iki şarkı söylemesini istemiş kızcağızdan. Fakat zavallı kız ne kadar zorladıysa da kendini bir türlü çıkmamış ağzından ses. Her ağzını açtığında köylüye vuran kocası canlanıyormuş gözünde. Acımasızca kıvrılmış bir ağız, yumruk olmuş vahşi eller, ve karşıdaki yaşlı köylünün yalvarır bakışları. Fakat kocasın gözlerinde hiç merhamet yokmuş.

Nasıl olabilir, nasıl bu kadar acımasız, nasıl bu kadar insanlıktan uzak olabilirmiş kocası? Kocası mı? Kimmiş bu adam, karşısında duran bu yabancı, o zalim, o zorba adam? Nasıl karısı olmuş, nasıl dokunmuş ona? Nasıl sevmiş onu? Sevmiş mi? Tanımadığı bu garip adamı sevmiş mi? İşte o zaman ele vermiş kız kendini. Adam ona söyle dedikçe o kafasını sallıyormuş. Ve nihayet zorba kızcağıza bağırmış, sarsmaya başlamış omuzlarından tutup. Ne susuyorsun be kadın? diye böğürüyormuş. Kızcağızın gözyaşları sicim gibi inerken ağzından tek bir kelime dökülmüş: neden? Fakat bu soru adama değilmiş, daha ziyade kendisineymiş, ya da hayata. Saf kızın hayatın acı gerçekleriyle ilk yüz yüze gelişinin verdiği şaşkınlık nidasıymış. Acı bir çığlıkmış. Neden acı çektirmek istesin biri diğerine? Böylesine bir şiddet. Anlamıyormuş zavallı kız. Göğsü daralmış, zor nefes alır olmuş, gözyaşlarından etrafı göremiyormuş.

Zorba bu arada şaşkın bakışlarla kızı izliyormuş. Şarkı söylemediği için olan öfkesi kızın aşırı üzüntüsüyle bir korkuya dönüşmüş. Zorba için tüm insanlar kendisi kadar kötüymüş. Evet, kendisi de kimseye iyi davranmıyormuş, ama aslında herkese hak ettiği gibi davrandığını düşünüyormuş. Alçak ve çıkarcı köylüler çok mu ahlaklıymış ki onlara acısın? Hayır, zorbaya göre kendisi çok adaletliymiş. İyi bir insan olup kimseye yapacağı işi – gelirlerinden kendine düşen kısmı vermek – hatırlatmamak iyi olabilirmiş, ama insanların kurnazlığı onu buna mahkum etmiş. Birinin düzeni sağlaması gerekiyormuş neticede. Fakat bu kız, bu kız çok ayrıymış. Onu gördüğü anda anlamış, kızın sımsıcak bakan gözleri asla yalan söylemez, saf kalbi kötülük bilmezmiş. Zorba bile bunun ayrıdındaymış. Nihayetinde zorbaymış, kör değil.

Bu yüzdendir ki işte, zorba kızı böyle ağlar görünce çok korkmuş. Hayır, kızı üzme korkusu değilmiş zorbayı böylesine sarsan. Kızın kendisini kötü görmesi korkusuymuş. Çok korktuğunda insan en kötüsünü düşünürmüş ya. Zorba için en kötüsü kızın, onun yaptıklarını öğrenip diğerleri gibi ona kötü gözle bakmasıymış.  Kendini anlatmak istemiş aslında, hayır, köylüler bunu hak ediyorlar, onlara böyle davranmak gerek. Ama yapamamış, kendisine söylediği ve tüm kalbiyle inandığı bu yalanı kıza söylemeye dili varmamış. Kızın dürüstlüğü öylesine yüceymiş ki her söylenen yalan eğreti dururmuş ağızda. Zorba ilk defa fark etmiş, kendini ne kadar aldattığını. Ve anlamış kıza ancak ve ancak doğruyu söylerse uğruna yıllarını verdiği itibara en azından kızın gözünde bir ihtimal ulaşabileceğini. Nihayetinde zorbaymış, aptal değil.

Ve zorba kızın eteklerine kapanmış, ona her şeyi anlatmış. Tüm açıklığıyla, kendine karşı tüm acımasızlığıyla. Belki yine de çok farkında değilmiş, köylülere ne kadar acı çektirdiğinin. Ama en azından ilk defa kendine dürüst davranmış. Olmak isteyip olamadığı saygın ve dürüst adamdan bahsetmiş. Onu kandıranlardan, aşağılayanlardan, hor görenlerden. İnsan doğasının kötülüğünden, kimseye güvenmediğinden, ama bir tek ona, bir tek ona güvendiğinden. Eğer demiş sen beni kötü görüyorsan, ben kötüyüm.  Ve içinden o an kızın kendisini öldürmesini dilemiş, ne kadar ağır gelmiş itiraf etmek, kendini öylesine değersiz görüyormuş ki. Fakat ağlaması duran kız ona ayrı bir şefkatle bakıyormuş, her kadının kendisinden yardım isteyen erkeğine attığı bakışmış bu. Anaç bir sevecenlik, birine kendini adama, kendini onun iyiliği için feda etme isteği. Tüm kadınların hem cenneti hem cehennemi. İşte öyle bakmış kız adama, çocuğunu bulmuş bir annenin mutluluğuyla, avını görmüş bir kedinin sevinciyle, artık kendini bu adama adayacakmış, bu adamı adam etmeye, zorbayı öldürüp iyiyi yaşatmaya .

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s