İnternetten alınan kitap ve kendine saygı üzerine bir deneme

İlk defa internetten bir kitap aldım. İçindeki bir denemenin bir kısmını okudum bir sitede ve resmen aşık odum. Hemen kitabı almaya karar verdim. 50 yıllık bir kitap, kolay değil, buralarda yok, ben de internetten aldım. Kita, amerikalı gazeteci ve yazar Joan Didion’un çeşitli dergi ve gazetelerde yazdığı denemeleri toplaması. Bir heyecanla bekledim kitabın gelmesini. Varınca hemen önce hoşuma giden denemeye baktı. Ohh, orada, sonlarda bir yerde. Hemen onu mu okusam dedim ama yok önce diğerleriyle başlayayım. Fakat o da ne? Diğerleri ne kadar sıkıcı, ne kadar ilgimi çekmeyen şeyler böyle. Yok Amerika’daki bir sokak nereye bağlanır, şu köyde yaşayanların arabaları, bu kasaba ne kadar değişti. Bana ne ki. Hani duygu, gelişim, sorgulama? Tam bir hayal kırıklığı. Neyse ki beğendiğim deneme hala güzel. Hala değerli. Kendine saygı duymak üzerine. Benim de kendime saygı eksikliğimin farkına varıp, bilinçli olarak geliştirmeye başladığım bir dönem. O yüzden bu kadar muhteşem. İşte çevirisi:

Deneme yazarın okuldayken yaşadığı bir başarısızlık deneyimin paylaşmasıyla başlıyor, belki de ilk önemli başarısızlık deneyimini.

“Bu olay yine de bir şeyi noktalıyordu, doğru kelime masumiyet olsa gerek. Hayatta ışıkların bana hep yeşil yanacağına olan inancımı kaybettim, bir çocuk olarak sahip olduğum mutluluk, daha ziyade edilgen meziyetlerimin bana gurur ve iyi bir adamın aşkını garantilediği o hoş kesinlik bir anda yok oldu.

Böylesine geri püskürtülmek kolay olmasa da, şimdi bana öyle geliyor ki, bu kendine gerçekten saygı duymaya başlamanın tek şartı. İnsan en zor kendini aldatırmış. Başkalarında işe yarayan o şirin gülücükler ya da iyi niyet belirten davranışlar hiçbir işe yaramaz. Yanlış sebeple yapılan iyilikler, aslında sarf edilmemiş çabalar ya da utanılası sözde kahramanlıklar hemen açığa çıkar. Ne yazık ki insanın kendine saygı duymasının zaten kolayca kandırabildiğimiz başkalarının onayıyla ya da itibarla ki cesur insanların buna ihtiyaç duymaz, hiç alakası yoktur.

Öte yandan, kendine saygı duymadan yaşamaksa, gerçek ve hayali tüm başarısızlıklarımızın gösterildiği bir belgeselin zoraki seyircisi olmaktır. Kendine saygı duymadan yaşamak sıcak sütsüz bir gecede yatakta dönüp durmaktır, bir yandan da işlenen günahların, ihanet edilen güvenlerin, tutulmayan sözlerin,  tembellik, korkaklık ya da umursamazlık neticesinde harcanmış yeteneklerin çetelesini tutmaktır. Kendimiz için yaptığımız bu rahatsız yatakta uyuyup uyumamaksa kendimize duyduğumuz saygıyla alakalıdır.

Kendine saygısı olan insanlar hatalarını kabul etme cesaretine sahiptir. Hatalarının bedelini bilirler. Kendine saygısı olan insanlar belli bir dayanıklılığa sahiptir, bir tür ahlaki metanete, bir zamanlar karakter denilen şeye. Karakter – kendi hayatının sorumluluğunu kabul etme isteği – kendine saygının kaynağıdır.

Kendine saygı duymak kendilerinde olsun olmasın büyükanne ve büyükbabalarımızın bildiği bir şeydi. Onlara aşılanmış bir disiplin, hayatın bazen istemediğin şeyleri de yapmak olduğu, bazen tüm korku ve şüpheleri kenara atmak olduğu, bazen de ilerideki manevi değerler için bugünün getirdiklerine sırt çevirmek olduğu sağduyusu.  Değerli şeylerin bedelini fark etme yeteneği.

Kendine saygı duymak aklın taklit edilemeyen, ancak geliştirilebilen ve eğitilebilen bir alışkanlığıdır. Bize kim ve ne olduğumuzu hatırlatan bir ayin gibidir. Hatırlamak için insanın o bilgiye önceden sahip olması gerekir.

Kendine saygıyı da kapsayan insanın kendi değerini bilmesi bir nevi her şeye sahip olmaktır: ayırt edebilme, sevme ve kayıtsız kalma yeteneği. Yokluğunda kendi içinde hapis olur insan, ne sevebilir, ne kayıtsız kalır. Kendimize saygı duymazsak, bir taraftan bizimle arkadaşlık edemeyecek kadar az kaynağı olan ya da zayıflıklarımızı fark edemeyecek kadar idrakı olmayanları hor görürüz. Bir taraftan da gördüğümüz herkesin kölesi olur, benliğimiz savunulmayacak durumda olduğu için bizimle ilgili yanlış görüşleri gerçekleştirmeye çalışırız. Başkalarını memnun etme isteğinin çekici bir özellik olduğunu sanarak kendimizi göklere çıkarırız. Bizi aşağılayanların insafına kalmış bir şekilde daha başlamadan yenilmeye mahkûm rollerimizi oynarız, her yenilgi yeni talepleri karşılama acelesiyle umutsuzluğumuzu artırır.

Kendine yabancılaşma fenomenidir bu. İleri safhalarında, telefona bile cevap vermek istemeyiz, çünkü biri bir şey isteyebilir ve kendimizi suçlu hissetmeden hayır demek bu oyuna yabancı bir fikirdir. Birileriyle her karşılaşma çok fazla şey talep eder, sinirleri yıprattır, tüm iyi niyetleri yok eder. Ve cevap verilmemiş bir mektup kadar ufacık bir kuruntu o kadar orantısız bir suçluluk uyandırır ki cevap vermek zaten imkânsız olur. Cevap verilmemiş mektuplara gerçek değerlerini biçmek, başkalarının bizden beklentilerinden kurtulmak, kendimizi kendimize geri vermek için kendine güvenmenin muhteşem gücü orada bizi bekliyor.”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s