Geçmişin Gülen Yüzü

Ah, o gülüş! Unutmasına imkan var mıydı o alaycı, kinayeli gülüşü? Zamanında ne çok yaralamıştı onu. O zaman gençti Gülpençe. Genç ve kırılgan. İçine saklandığı kalın kabuk onu korumaktan ziyade, ne kadar yaralandığını kendisinden bile gizlemeye yarıyordu sadece. İnsanların, özellikle de Artemis gibi ağızda acı bir tat bırakan kendini bilmezlerin onu fazlasıyla yıprattığı zamanlardı. Yaralarını sarması yıllarını almıştı Gülpençe’nin. Şimdi mutluydu. Gerçek aşkıyla evlenmiş, çocukları olmuş, kocasıyla uzaklarda kendilerine sıcak bir yuva kurmuştu. O zamanın aksine Gülpençe işinde de mutluydu. Eskisi gibi kırılgan değildi bir kere. Yılların çabası meyvesini vermiş, en sonunda güçlü bir kadın olmayı becermişti. Eleştirileri çok daha hafif bir şekilde alıyor, onu beğenmeyenler olduğunda krizlere girmiyordu. İşine hakim, kendine güvenli, heyecanlı, hayatı zevkle yaşayan, korkularının esiri olmayan bir Gülpençe vardı artık.

Kocası ona geçen gün söylediğinde, Artemis’i gördüm, onun grubuyla ortak bir projeye girdik diye, Gülpençe bunları düşündü. Artık güçlü bir Gülpençe acaba Artemis’le karşılaşsa yine zayıf mı olurdu, o gereksiz kabuğuna mı bürünmeye çalışırdı beceriksizce? Bu akşamki yaza veda partisinde onun gelmesi gibi bir ihtimalden bahsetti kocası. Elbette, bir sürü başka insan da olacaktı: kocası Yunus’un yakın dostu aynı zamanda ortağı Willie, sempatik İtalyan Giovanni, Fransız, havalı bir kadın olan ve Gülpençe’nin tarzını çok beğendiği Nicola, ve grubun geri kalanını oluşturan biraz yüzeysel olmakla birlikte hayli konuşkan ve eğlenceli Amerikalılar. Hepsi de sempatik ve konuşması zevkli insanlardı. Gülpençe ne zaman bu tarz bir buluşma düzenlense hep hoşça vakit geçiriyor, düzenli olarak görüştükleri birkaçıyla da, ailesinin kıtalar arası uzaklığını aratmayacak kadar mutlu ve huzurlu oluyordu.

O akşam da bir yaza veda partisine uygun olarak, okyanusun kenarındaki piknik yerlerinde buluşuldu. Gülpençe parti için çocukları giydirirken içinde fazladan bir heyecan hissediyordu. Artemis’i görme fikri onu fena halde ürkütüyordu. Ancak bunu sırf eski zamanlarıyla bir yüzleşme gibi görmüyordu Gülpençe, hayır. Bu aynı zamanda Artemis’le ve onun temsil ettiği umutsuz, manidar ve kinci bakış açısıyla bir hesaplaşma günüydü. Sanki geçtiğimiz on yıl içerisinde kimin bakış açısının daha çok başarı ve mutluluk getirdiğinin hesabı yapılacaktı. Hayattaki negatif duygularla beslenen Artemis mi, fazla hassas ama gücünü pozitif dugulardan alan Gülpençe mi? Gerçekçiliğin acımasız sertliğiyle çarpıtılmış Artemis mi, sınırsız hayalleriyle şekillendirmeye çalıştığı geleceğini Artemis’in zehirli şüphe tohumlarından korumaya çalışan Gülpençe mi?

Gülpençe nedense Artemis’e hep takıntılı bir derecede kafa yormuştu. Onun neyi niye yaptığına, ne düşündüğüne ve mutlu olması için ne yapması gerektiğine gereksiz bir önem biçmişti. Artemis, Gülpençe’nin üstüne düşünmekten ızdırap verici bir zevk aldığı modeli gibiydi. Artemis’in hayatı kolay olmamıştı. Sorunlu bir evlilik yaşamış, hayatında mutluğu yakalayamamıştı. Ancak aslında o dönem Gülpençe’nin birlikte çalıştığı çoğu kişiden daha acılı değildi hayatı. Ne de Gülpençe’ninkinden. Öyle ki güzelliğin görenin gözünde olması gibi, mutlu bir hayatın da insanın yaklaşımında olduğunu o ara fark etmişti Gülpençe. Artemis girdiği bütün ortamlara güçlü bir umutsuzluk dalgası getiriyordu. Dahası yanlış gitmesi muhtemel işler, yalan söyleyen insanlar, fesatlıklar, onu keyiflendiriyor, kendini dürüst veya iyimser ortamlarda olduğundan daha güçlü hissetmesine neden oluyordu. Dürüst, saf ya da hayalperest insanlar onda sabırsız bir öfke uyandırıyor; var olan fenalıklardan bahsetmek yetmiyor, adeta onları amansız bir arzuyla çağırıyordu.

Bu davranışlarda kendisini hedaf alanlar olduğunda Gülpençe bilhassa üzülüyordu. Ancak aynı ortamda olup onun iyi düşünceleri bir süpürge gibi emmesi, Gülpençe için yeter derecede bir mutsuzluk ve sıkıntı nedeni oluyordu. Artemis’in ilk tanıştıkları zaman söylediği sözleri duymamış olsa belki Gülpençe bu kadar etkilenmezdi onun kötü huylarından. Artemis, agresif mizacından içtenlikle yakınıp, daha anlayışlı bir insan olmaya çaba gösterdiğini anlatmıştı. Böyle bir yaklaşım, Gülpençe’nin zayıf noktasıydı. Kendini tanıyıp, zararlı bulduğu taraflarını törpülemeye çalışmak, Gülpençe için çok yüksek bir karaktere işaret ediyordu. O kişinin ne çok kişiyi yaraladığının bir önemi yoktu. Kendisinin farkında ve daha iyi biri olmak isteyen bir insan…

Gülpençe elbette yardım etmek istemişti. Ancak bu isteğini gerçekleştirebileceği hiçbir ortam bulamamıştı. Artemis’in ona karşı diğerlerine olduğundan da kaba ve küçümseyici tavırları en büyük etkendi bu fırsatsızlıkta. Gülpençe, ülkeleri arasındaki eski husumetlerin kendisine uygulanan bu duygusal ambargoda etkili olduğuna inanmaya başlamıştı. Çünkü tarihe meraklı olan Artemis, Gülpençe’nin önüne ülkesinin eski zamanlarda Artemis’in insanına yaptığı fenalıkları koymaktan tarifsiz bir zevk alıyor gibiydi. Gülpençe bu olaylarla ilgili kişisel bir üzüntüden başka bir şey hissetmiyordu. Bilgisi yoktu, Artemis’in suçlayıcı tavrının aksine Gülpençe’ye göre bu olaylarla bir ilgisi de yoktu. Dolayısıyla ne zaman bu konular açılsa, Gülpençe haksız bir şekilde barbarlıkla suçlanmış hissediyor, bir türlü anlaşılamamasının verdiği güceniklik hissine, bir de karşıdaki için bireysel olarak ne kadar değersiz olduğunu fark edip duyduğu derin bir isyan hissi ekleniyordu. O zamanlar toplumsal davaların, bireyleri birbirlerine nasıl haksızca doldurduğunun pek bilincinde değildi. Gülpençe, Artemis’e hala kaybedilmemiş bir dava gözüyle bakmaya devam ettikçe, ona yardım edebileceğine dair temelsiz takıntısı güçleniyor, beraberinde de kendisine yardım etmesine izin vermeyen Artemis’e yönelik öfkesi büdükçe büyüyordu. İçten içe Artemis’e kendini kabul ettirebileceği ve onun arzu ettiği mutlu geleceğini inşa etmesine yardımcı olacağını hala ve hala umuyordu Gülpençe. Artık zevzeklik derecesindeki bu iyi niyeti ona zarar verdiği halde Artemis’i düşüncelerinde bırakamıyordu.

Bu böyle üç yıl kadar sürdükten sonra Gülpençe, bir gün kendini ne kadar mutsuz ettiğinin farkına varmıştı. İyi niyetinin yansımasını çevresindeki herkeste göremeyeceği gerçeğini kabullenmesinin zamanı gelmişti. Bazı insanlar iyi niyeti saflık olarak nitelendiriyorlardı. Evet, bunu daha önceden de biliyordu Gülpençe. Ama o insanların elinde değildi. Farkına varsalar, bilseler karşıdakini böyle yaparak üzüyorlar, o zaman anında keserledi böyle davranmayı. Böyle derdi Gülpençe. Acıyla gülümsedi zamanındaki saf düşünce tarzına. Defalarca, yılmadan usanmadan üzmüştü kendini bu fikre güvenerek. Bir tek Artemis’te değil, pek çok kişide. Artemis değişme isteğini sesli biçimde dile getirdiği için diğer umutsuz vakalara göre daha çok umut vermişti Gülpençe’ye sadece. Ancak sonu aynıydı. Ya da Gülpençe’nin takip edebildiği sonu.

Merakla karışık bir heyecanla bakıyordu şimdi, karşısındaki adamın gülümseyen çehresine Gülpençe. Gülüşü her zaman yanıltıcı olmuştu Artemis’in. Gözlerinin içi gülerdi. Çocuksu veya saf denemezdi. Yine de mutluluğunda gerçek bir şeyler var gibi gülerdi. Ancak Gülpençe zamanla fark etmişti ki bu gülüş aslında manidardı, kindardı. Hiç de iyi niyetli değildi. Kötücül fikirlerden duyulan bir memnuniyet, acı yerine keyif. Yine aldanabilirdi Gülpençe. 10 yıl öncesini hatırlamasa muhakkak aldanırdı. Yine de kendini tutamadı, merak etti. Değişmiş olabilir miydi? Gülüşü gerçek miydi? Gerçekten mutlu olmuş, onu mutlu edeni bulmuş olabilir miydi? İçten içe hep bunu dilemişti, onu fazlaca üzen ve bunların hiç farkında olmayan Artemis’e. O gülüşün içten ve daimi olmasını.

– Merhaba. Nasılsın?

– Ah, seni görmek ne güzel. İyiyim, iyiyiz. Çocuklar falan. Bir yandan da ben de çalışıyorum, tabi. Çalışmadan olmaz, zaten, onun zevki de başka. Zor oluyor ama beceriyoruz işte…

Olmuyordu, soramıyordu. Korkuyordu hayal kırıklığına uğramaktan. Susarsa eskiden olduğu gibi kinayeli bir söz gelecek diye konuşuyor da konuşuyor, Artemis’in onu hor görebileceği bütün noktaları tahmin edip, sorulmadığı halde aslında öyle olmadığını uzun uzun açıklıyordu. Sanki böylece Artemis onu takdir etmek zorunda kalacak, Gülpençe de onun değiştiğini düşünecekti. Ya da en azından eski Artemis’i görmeyecekti karşısında.

Ne var ki, tüm çabalarını tuzla buz edecek sözün gelişini göremedi Gülpençe:

– …ve işte biz de bunun topluma etkisini anlamaya çalışıyoruz, anlayacağın tam bana göre bir…
– …iş, evet. Yani bilimi bırakacağını tahmin ediyorduk. Kaç kişi devam edebildi ki?

O anda Gülpençe yaptığı yanlışı fark etti. Yine kendini kaptırmış, elinde olmaya şeyler için kendini paralıyordu. Başarı sadece azimli bir çabanın karşılığında gelirdi. Gülpençe’ye kalsa Noel Babalığa soyunur, herkesin dileğini koşulsuz yerine getirirdi eskiden. Ama artık biliyordu Artemis o çabayı gösterdiyse, aksi ve mutsuz bir ihtiyar olmaktan kurtulmuş olacaktı. Göstermediyse de eh, kendi bilirdi.

Gülpençe de Artemis’e güldü. İçten ve güvenli bir gülüşle. Kendi gülüşüyle.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s