Basılmamış Günlükler

Yaşlı bir kadın olmaktan kötü olan bir şey varsa o da yalnız ve yaşlı bir kadın olmaktır diye yazdı günlüğüne. Noah günlüğüne yazmayı asla atlamazdı. O gün canı dışarı çıkmak istemezse ve evde yemek yoksa öğün atlıyabilirdi, davet edildiği arkadaş toplantılarını boş verebilir, doktorun hafızan için şart dediği yuvarlak çiğneme tabletlerini ya da fizyoterapistinin her seferinde unutmaması için uyardığı devasal kırmızı hapları almayabilirdi ama her gün günlüğünü yazmayı asla atlamazdı, Noah.

Yalnızlığımın sebebini bunaklığıma ya da yaşın getirdiği huysuzluğa bağlıyabilirdim, ama ben asıl nedeni biliyorum, diye devam etti. O sırada kapının çalınmasıyla dikkati dağıldı. Sabahın erken bir saati, gece ya da pazar günü değildi. Perşembe günü, iş çıkışı saati, güneş daha batmamış. Noah için kapısının çalınması yine de büyük saygısızlık. Bunu özeline bir müdahele olarak gördü; kapıyı açarken söylenmeye devam etmek onun için saygısızlık değil bir kendini ifade biçimiydi.

Kapıdaki kadını tanımıyordu. Genç ve gereksiz bir enerjikliğe sahip olduğunu düşündü. Yeşil gözlerindeki coşkulu parıldamaya ya da laubali tebessümüne karşılık vermemekten büyük bir zevk aldı Noah. Kadın ne Noah’nın kendisini ayıplayan bakışlarından ne de yüzüne oturtmaya nafile çabaladığı düşmanca surat ifadesinden etkilenmiş duruyordu. Hala en neşeli haliyle otuz iki dişini göstererek gülümsüyordu.

“Merhaba, ben yeni komşunuzum, adım Estefania Marcel Rodrigues, eşim ve iki kızımla sokağın aşağısındaki kırmızı eve yeni taşındık. Geçen gün posta kutunuza komşularımıza verdiğimiz parti için bir davetiye bırakmıştım.” Noah’nın gözleri daha da kısıldı. “Ah, merak etmeyin parti için gelmedim. Aslında parti geçtiğimiz hafta sonuydu. Ben şeyi merak ediyordum. Partide bir arkadaşınız…”, Noah’nın bir kaşı havadaydı şimdi. Estefania, ya da arkadaşlarının hitabıyla Stefi’nin, “Klara…” diye devam etmesine kalmadan artık patlamak üzere gibi görünen Noah müdahele etti: “O benim arkadaşım değil, size yanlış bilgi vermiş. Öyle dedikoducularla arkadaşlık etmiyorum ben.”

Stefi, ne diyeceğini şaşırmış bir vaziyette bir an duraladıysa da çabuk toparladı: “Tabi, anlıyorum, Klara söylemişti zaten.” Klara yine ne anlatmıştı acaba? Bu kadın iyiden iyiye sinir bozucu olmaya başladı diye düşündü Noah. Başıyla ne anlama geldiği belli olmayan kısa bir haraket yaptı, kadın bir an önce lafını bitirsin ve gitsin istiyordu. Stefi’yse tam tersine baştaki güvenli ve havalı tavırlarını bırakmış, yarı merak yarı endişeyle kadını süzüyordu. Lafını bitirmek için acele etmiyor tam tersine iyiden iyiye ağırdan alıyordu; Noah’nın düşmancıl tavırları en sonunda genç kadında bir etki yaratmış gibiydi.

“Şey, yanlış bir zamanda gelmedim umarım.” Noah, tepkisiz kalınca devam etmek zordunda kaldı. “Bahçeniz çok güzelmiş. Ee, işte Klara dedi ki siz şan öğretmeniymişsiniz.” Noah yine kendini tutamadı ve iyicene gıcık olduğu kadına muhalefet etme şansını kaçırmadı: “Öğretmeniydim. Son on yıldır bu işle uğraşmıyorum, elbette.” Herkes onun gibi genç mi, ne kadar gögüsüz, ne kadar boş konuşan bir kadın bu. “Elbette, artık uğraşmamak istemenizi anlıyorum.” Neyi anlıyorsun acaba? Noah, yeni bir av bulmuş örümcek gibi mutlulukla saldırıyordu kadına. Çoğunu sesli söylemese de insanları böyle ezmek Noah’ya tarifsiz bir zevk veriyordu.

“Ama ben yine de sormak istedim. Eşimin işi dolayısıyla bu şehre geldik, ben de öğretmenlik yapıyorum, üniversitede sanat tarihi öğretmeniydim. Müzik ve biraz da şan tecrübem var. İki blok ötedeki kilise, çocuklara şarkılar öğretecek bir gönüllü arıyormuş. Düzgün bir iş bulana kadar benim için iyi olur diye düşündüm. Ancak şan ve çocuk şarkıları konusunda daha tecrübeli birine danışmak istedim. Siz çocuklara ders veriyormuşsunuz öyle mi?”

“Veriyordum.” Noah, artık kapıyı hiç açmamalıydım diye düşünüyordu. “Dediğim gibi artık vermiyorum, ve ilgilenmiyorum.” “Ah ama ders vermiyeceksiniz ki. Bana haftada bir iki saatinizi ayırsanız yeter. Danışmanlık gibi bir şey.” “Hanfendi, ilgilenmiyorum. Niye vaktimi alıyorsunuz? Haftada iki saat nasıl vereyim size, benim bir dolu başka meşguliyetim…” Noah kapıyı kapattıktan sonra da söylenmeye devam etti. Hatta yatana kadar hiç durmadan, yorulmadan söylendi. İlk defa günlüğüne yazmayı bile unuttu. Ertesi günü, kalktığında nerede olduğunu hatırlayamadı. Temizliğe yardıma gelen kızcağızı hırsızlıkla suçladı, gazetesini vermek için kapıyı çalan gence öyle çok hakaret etti ki çocuk gazeteleri fırlatarak işi bıraktı. Noah’nın hafıza kaybına uğradığı ancak üç gün sonra, yıllardır giymediği sarı gömleği, fırfırlı eteği ve içine müzik kitapları doldurulmuş deri çantasıyla dışarı çıkıp yakındaki ilkokulda derse girmeye çalıştığında ortaya çıktı. Güvenlik görevlileri onu uzaklaştırırken, kendisinin yıllardır burda öğretmen olduğunu haykırıyordu. Onu ilk defa saçı başı dağılmış gören komşuları şok içinde dedikoduya başlamıştı bile. Ailesi olmadığı için, evinden bir kaç parça eşya alma işi Noah’yı yaka paça hastaneye bırakmış güvenlik görevlilerine düştü. Evine giren görevliler, Noah’nın eşyalarını toplarken tuvalet masasının üstündeki açık kalmış günlüğünü gördüler. Günlükteki son cümle, Yalnızlığımın asıl nedeni öğretmenliği bırakmış olmamdır. Çocukların dürüst ve temiz dünyasını özlemeden geçirdiğim tek bir günüm olmadı. Bu acımasız, dedikoducu çevrede gerçek dost olacakları seçemedim, incinmekten korktum. Yani aslında yalnızlığımın sebebi korkumdur, yaşamaktan korkum, yazıyordu.

Noah hafıza kaybından beş gün sonra hastanede vefat etti. Doktorlar ölümüne düzensiz ilaç kullanımının sebep olduğunu söylediler. Vasiyetinde, tüm varlığının son on yıldır düzenli olarak para yatırdığı Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağışlanması gerektiği yazılıydı. Bir de günlüklerinin kitap haline getirilmesini istiyordu Noah. Yeni tanıştığı komşusu, eşinin bağlantılarını kullanarak kitabı basabileceğini söyledi ve sorumluluğu üzerine aldı. Ne var ki hiçbir yayınevi bu aksi kadının sıkıcı hikayelerini basmayı kabul etmedi. Stefi’nin tek yapabildiği günlükleri okuyup, kendine ders çıkarmak oldu. O da günlüğüne şöyle not etti: Bazen yaptığımız ya da yapmadığımız şeyler hayatımıza son verir, ama önemli olan o son gelmeden önce hayatımıza verdiğimiz yöndür.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s