18 Kasım

Tramvaydayım. Öğlen olmak üzere. Karnım kazınıyor. Gider gitmez alacağım yemeğin düşüncesine tutunup kendimi rahatlatıyorum. 

Demin mırıl mırıl telefonda konuşan orta yaşlı İsviçreli amca telefonu ‘Ok ciao!’ diye kapadı. 

Duraktan yeşile dönük koyu turkuvaz şapkalı bir kız bindi, şapkası fötr, pek tarz duruyor. Sarı saçlarıyla yakaladığı kontrastın da katkısı var bu havada.

Yağmur çiseliyor şimdi yavaştan. Ya da ben binerken öyleydi. Cama mühürlenip kalmış yağmur damlalarını ilik ilik geri itecek rüzgarı tramvay bir türlü yakalayamıyor. O yüzden bilemiyorum o damlalara yenisi ekleniyor mu, hep aynı damlaları görüp de hala yağıyor mu zannediyorum. Dur şimdi iki adam geçti sağdan. Niyeyse puantiyeli, kırmızı büyükçe bir şemsiyeyle dolaşıyorlardı. Herhalde yağıyor. De ne komik şemsiyeydi öyle?

Bu duraktaki tipler – neyse binmediler, pek garipti.  Zayıflıktan kırılan bir kadın, belli ki eski veya hala – hatta muhtemelen öyle – kullanıcılardan. Sarı, dağınık saçlarına koyu renkli bir bere geçirmiş genç bir oğlanla sohbet ediyor. Oğlanın elinde bir şişe. Çıkaramadım, bira mı şarap mı başka bir şey mi? Biraz ötede etnik kıyafetiyle bir zenci. Böyle yazınca ırkçı durdu ama belalı duruyordu. Ya da hep beraber durunca verdikleri bir his. Gece tramvayda onlarla yalnız olmak istemem.

Yokuşu çıkan tramvay bir hızlandı sanki dememe kalmadan yine bir durulduk. Çiseler hala camda sakin ve ayrık duruyorlar. Halbuki dışarısı ıslak ve yağmurlu. 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s